Tren tanıdığımız insanlarla doluydu. Ailelerimiz, arkadaşlarımız, sevdiklerimiz... hepsi bu trendeydi. Bizim olduğumuz vagonda ise bir tek ikimiz vardık. Penceremizden dışardaki ışıkları izliyorduk, gecenin bu saatinde dışarıda görebileceğimiz tek şey o ışıklardı zaten. Arada bir dönüp öylece birbirimize bakıyorduk. Bazen rengarenk saçlarını izliyordum onun. Saçlarında çocuk tarafı vardı. Birbirimizle konuşurken de bazen bu çocuk tarafını görüyordum. Özellikle de gülerken. Herkeste nasılsa, onda da öyleydi çünkü, en saf hali; gülerkenki haliydi.
Ki işte saçları da sanırım bu yüzden rengarenktir.
...
Bir ara ayağa kalkıp vagonun içerisinde dolaşmak istedi. Endişeli gözlerle ona baktım. Endişelenmiştim, çünkü aynı vagondaydık, tüm koltuklar boştu, ve içeride hem tekli koltuklar hem de çiftli koltuklar vardı; hem birbirine çok yakın koltuklar, hem de birbirine çok uzak koltuklar vardı (Öyle ki bu koltuklar, diğer vagonlardaki koltuklara birbirlerine olduklarından daha yakındı.) Oysa ben onun hep yanımda oturmasını istiyordum. Gözlerime baktı, elimi tuttu. Kalplerimiz trenin ritmik tıkırtısıyla bir atıyordu. Gülümsedim, ayağa kalktım.
Şimdi aynı vagon içinde ikimiz de dolanıyorduk.